11 Nisan 2013

Çıkışsız değiliz -VII

Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler gerçekte fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler

Çıkışsız değiliz -VII
Bizler de toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillenerek komünist saflara katılırız ve genellikle daha ilk adım atışımızdan itibaren erkek olanlarımız kadın olanlarımızdan daha avantajlıdırlar. Çünkü söz konusu toplumsal cinsiyet rolleri onlara daha dışa dönük, daha özgüvenli ve sorunlar karşısında daha pratik çözümcü olmayı kazandırmıştır. Daha çocukluklarından itibaren evin dışındaki dünyayla haşır neşir olurlar. Fakat onların bu avantajları aynı zamanda saklı dezavantajlarla doludur. Mesela kadına göre daha pragmatist olurlar. Bu, çözümcülüğü olduğu kadar yüzeyselliği de barındıran bir özelliktir. Sınıf mücadelesine katılmayı tercih eden pekçok erkek, düzeyleri farklı olmakla birlikte bu özellikleriyle birlikte gelir.

Kadınlarsa, toplumsal cinsiyet rollerinin kendilerine giydirdiği pekçok kabukla… Onlar, mücadeleye adım atmazdan önce bu rollerle şekillenmişlerdir zaten. İlk çocukluk ve gençlik yıllarında asıl olarak evin o dar sınırları, kadınlık rolleri, feodal değer yargılarının basıncı temel çizgileriyle benliklerine işlenmiştir. Eğitim ve diğer olanaklara kavuştuklarında bile bu rollere göre edindikleri davranışlar peşlerini bırakmaz. Zaten aile dışındaki tüm bir sivil toplum ve devlet de bu rolleri, kimi zaman ince kimi zaman da kabaca hatırlatmaktan imtina etmez. Fakat kadınlar tüm bu rollere göre kazandıkları çizgilere inat bastırılmışlığın, sınırlanmışlığın içinden edindikleri bir derinliğe ulaşırlar. Erkeklerden farklı olarak sezgisel bir güce, daha soğukkanlı bir öngörüye, bütünlüklü bir yaklaşıma sahip olabilmektedirler. Toplumsal cinsiyet rollerinin onlara giydirdiği sımsıkı zırhlar onlara daha zengin bir iç dünya ve içgörü kazandırmıştır. Hayal güçleri başta olmak üzere, diğer pekçok duyarlılıkları o bunaltıcı toplumsal ablukalara karşı geliştirdikleri birer savunma mekanizması gibidir adeta.

Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler önceden edindikleri bu özellikleriyle fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler. Bu rollerin benliklerde yarattığı etkiler komünistleşme sürecinde de peşlerini kolay kolay bırakmaz. Dezavantajların hükmünü nasıl yürüttüğünü kadının mücadele içindeki konumuna baktığımızda görebiliriz. TDH’nın genel profili bile bunu anlamamız için yeterli verilerle doludur. Örgütlerin genel tablosu içinde kadın yönetici oranının erkeklere göre oldukça düşük olduğu açıktır. Daha da ötesi kadın yöneticilerin ideolojik-siyasal birikim başta olmak üzere pekçok konuda erkekle aynı konumda olsa dahi özünde daha geri bir performans sergiledikleri de bir gerçektir. Mesela teorinin zorlu yolları daha çok erkeklere bırakılırken kadın asıl olarak örgütçü özellikleriyle öne çıkar. Ya da ajitasyon gibi alanlar daha çok erkeklere yazılıdır.

Kadının bu alanlarda adım atması erkekle kıyaslanamayacak düzeyde sancılıdır fakat attığındaysa müthiş bir yaratıcılık ve zenginlik taşır. Bu noktada kendi yoldaşlarımızdan, TDH’nın bütününden ya da dünya devriminden sayısız örnek verebiliriz. Mesela Clara Zetkin… İlk defa bir gösteriye katıldığında müthiş bir konuşma isteği duyar, fakat cesaretini toplayıp konuşamaz. Öyle ki, sesi bile çıkamaz. Fakat daha sonra gösterilerin ateşli konuşmacısı olur, kitleleri bir davaya bağlayacak, harekete geçirecek bir içtenlik ve inanmışlıkla konuşur, konuşur. O kadının sözünü ettiğimiz o ikili özelliklerinin somut bir prototipidir.

Fransız ozan Louis Aragon, Basel Çanları isimli romanında başlangıçta topluluk tarafından konuşmaktan ölesiye korkan bu kadını şu cümlelerle anlatır:
Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi… Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını; ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını.
Onun zincirlerini kırarak en cesaretsiz olduğu bir konuda böylesine özgürleştirenin devrim tutkusundan beslenen bireysel çaba ve özgürleşme isteği olduğu açık değil midir? Bu yolları aşarken çok büyük güçlükler yaşamış olduğunu asla unutmayan bu kadın daha sonra neredeyse tüm bir ömrünü kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesine adamıştır. O ve onun gibi pekçok kadın yoldaş ve devrimcinin hayatı bugünün örgütlü kadınları için halen kılavuzdur.

Görünür fark!
Elbette ki örgütlü mücadele her iki cinsin kendilerini yeniden üretmeleri, özgürleşmeleri açısından en ileri toplumsal ilişkileri ifade eder. Kadın da erkek de sınıf mücadelesi saflarında geçmişin kendilerine kazandırdığı olumlulukları komünist bir senteze kavuşturarak daha ileri bir düzleme taşırlar. Kadın olanlarımız o içgörü, sezgi, soğukkanlılık ve pragmatist değil daha bütünlüklü bakabilme özelliklerini sınıf mücadelesinin ihtiyaçları temelinde daha bilinçli bir erdeme dönüştürürler. Erkek olanlarımızsa çözümcülüklerini, sosyal cesaret ve özgüvenlerini komünist bir temelde yeniden üretirler. Bu iki cinsin hasletleri birbirini tamamlayacak ve aşacak bir senteze ulaştığındaysa sonuç olağanüstü bir farklılaşma olur.

Fakat genellikle gerçek böyle değildir. Kadın erkekle kıyaslandığında gözle görülür düzeyde daha yavaş ilerler. Mücadele saflarına katılması ne kadar zorlu ve sancılı olmuşsa, o saflarda kendisini çok yönlü gelişim içinde bütünsel bir tamamlanmışlığa erdirmesi de bir o kadar sancılı ve ağır ilerler (istisnalar elbette ki mevcut).

Bu noktada durup düşünmek gerekir! Keza örgütsel ortamlarımızda iki cins arasındaki eşitsizliğin şu ya da bu şekilde sürüyor olması sorunun sürdüğünün kanıtıdır. Bu noktanın en önemli sebeplerinden biri genellikle kadının özgürleşmekte eski prangalarını kırma cesaretini gösterememesi, aslında bir noktada mücadele içinde de o toplumsal rollere uyum sağlamış olmasıdır. Bu kimi zaman o prangaların farkında bile olmamak şeklinde de yansır. Pranga olanın olması gereken olarak doğallaştırılması şeklinde…

Fakat bu terazinin diğer tarafında da, erkek devrimci ve komünistlerin kadının mücadele sınırları konusunda bilerek ya da bilmeyerek kafalarında çizdikleri sınırlar vardır. Çoğu zaman bu sınırlar çok siliktir. Aslında kadının yaşamda daha özgür ve daha tamamlanmış olması konusunda atabileceği fakat atmadığı, belki de farkında olmadığı o sınırlarıyla barışıklık sözkonusu olur. Bir yoldaş olarak onu daha ileri bir noktaya çekmenin ya da birlikte daha ileri bir noktaya yürümenin emeği, çabası harcanmaz. Bu barışıklığın altını kazıdığınızda karşınıza basbayağı bir erkek egemen yaklaşım çıkar.

Özellikle birliktelikteliklerde bu çok daha belirgin görülür. Eşlerden kadın olan devrimci yaşamı giderek rutinleştirir ve aslına yerinde saymaya başlar. Oysa müthiş yetenekleri, iç zenginlikleri vardır. Kimi zaman bunların farkında bile olmaz. Erkek olan genelde bunları dışardan bir gözle görür. Fakat hayatı her şeyiyle paylaştığı mücadele arkadaşını daha ileri bir sıçrama yapması için zorlamak yerine, onun o noktada kalmasını tercih edercesine özel bir çaba ve emeğe yönelmez. Kadın olan devrimci eş erkek olan devrimci eş için giderek dinlendiği, kendisini sağalttığı bir liman olmaya başlar. Hatta öyle ki onun devrimci ve komünist gelişimi erkek hayat arkadaşının gündeminden giderek silinir!

Aslında bu durum sadece eşi olan kadın yoldaşıyla değil diğer kadın yoldaşlarıyla kurduğu ilişkide de özünde aynı biçimde yansır. Erkek yoldaşların kadın yoldaşlarla kurduğu ilişkide bir beklentisizlik bile hüküm sürebilir. Bu yaklaşımın da altını kazıdığınızda aslında karşınıza erkek egemen yaklaşımın ta kendisi çıkar. Kadından beklentilerin toplumsal cinsiyet rollerinin o kahrolası ölçütleri içinden alabildiğine alt sınıra çekildiğini görürsünüz. Özünde kadını aşağılama yaklaşımını. Komünistlerin eşitlerarası ilişki içerisinden içerik kazanan yoldaşlığı her şeyden önce birbirine saygıyı gerektirir. Saygının en somut göstergesi de beklenti ve taleplerimizde ifade kazanır. Makarenko’nun dediği gibi, “İnsana yöneltilen bu taleplerde ve ona saygıda farklı iki şeyin birbirine bağlanması sözkonusu değildir, tersine bir ve aynı şey: Tek bir kişiye yöneltilen taleplerimiz, onun yeteneklerine ve olanaklarına saygıyı da ifade eder; saygımızda aynı zamanda ona yönelttiğimiz talepler de kendini gösterir. Bu saygı dışsal, toplumun dışında olan bir şey değildir. O, ortak çabamıza, ortak çalışmamıza katılmış olan yoldaşlara, etkinlik içinde olan insanlara saygıdır.

Bu dediklerimizden kadının özgürleşmesinin erkeğin yaklaşımlarına bağlı olduğu sonucu çıkarılmasın. Bu asla böyle değildir. Kadının özgürleşmesi asıl olarak kadının iradi çabası, zorlu savaşı ve bitmek tükenmek bilmez mücadelesiyle olur. Kendisine kadın rollerine ve erkekteki erkek egemen yaklaşıma karşı! Komünistleşmede daha bilinçli bir çabada yani bilinç ve tutkunun harmanında! “Bir kişi, ancak belleğini insanlığın yükselttiği tüm değerlerle zenginleştirdiği taktirde komünist olabilir.” (Lenin) özlü sözüne uygun bilinçli bir yaşamda! [Sürecek]

* Kolektif olarak biz bu konularda tarihimiz boyunca daha ileri noktalarda olmuşuz. Fakat bu ileriliklerimiz de aslında görelidir.

[Alınteri'nin Nisan 2013 tarihli sayısından alınmıştır]

RSS

Korku dağları bekler

Korku dağları bekler

Burjuvaziyi faşist devlet terörünü güçlendirip boyutlandırmaya zorlayan asıl etken ve dinamikler daha derinde...

 

Yedikule zindanlarından günümüze

Yedikule zindanlarından günümüze

Yasalar değişiyor, hapishane adları-harfler değişiyor, yeni hapishaneler yapılıyor ama zindan hep zindan. Devlet hep ceberrut

 

Kadının beyanı

Kadının beyanı

Siyaset ve erkek yargı “hak etmiş” kadınları duymadı bugüne kadar...

 

Taksim, yine...

Taksim, yine...

Bugünkü Taksim eylemi de kitle direngenliğiyle akıllara kazındı. Taksim'i, İstiklal'in tüm ara sokaklarını ablukaya almasına rağmen direnişi kıramadı!

 

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna ne anlatıyor?

Ukrayna, “uzakta” olup biten bir 'dış haber' gözüyle görülmemeli!..